ÜYE GİRİŞİ ÜYE OLMAK İÇİN ALTTAKİ LİNK İ TIKLA

GÖRDES

MANİSA İLİ GÖRDES İLÇESİ
GÖRDES İLÇE TANITIM
GÖRDES MANİSA İLİNE BAĞLI BİR İLÇEDİR....
gördes
manisa gördes
gördes manisa
gordes2
gördes resimler
gördes fotoğraflar
gördes manzaralar
gördes görüntüler
gördes tarih
gördes video
gördes spor
gördes yemekleri
gördes konut
gördes emlak 
gördes arasa
gördes kiralık
gördes satılık
gördes araç
gördes konaklama
gördes turizm
 gördes tarihi rserleri
gördes otel
gördes pansiyon
gördes yurt
gördes haber
gördes kültür 
TIKLA><OLTU TAŞIM
gördes iklim 
gördes coğrafya
gördes ulaşım
gördes harita
gördes ekonomi
gördes ticaret
gördes sanayi
gördes tarım
gördes hayvancılık
gördes halıları
gördes kilimleri
gördes doğa
gördes dernek
gördes gezi
gördes tatil
gördes eğitim
gördes okul
 gördes lise
gördes sağlık
gördes hastahanesi
GÖRDES İLÇE TANITIM
GÖRDES’İN TARİHİ GELİŞİMİ
Gördes ilçesinin ne zaman kurulduğu ve ilçenin nereden geldiği kesin olarak bilinmemektedir, ilk çağlardan bu yana önemli bir yerleşim bölgesi üzerinde bulunan GÖRDES, Şarl Leksiyon'un 1842 tarihinde yazdığı "Küçük Asya" adlı kitapta iyonluların Atina kralı Kadüz'ün oğlu tarafından kurulduğu yazılmaktadır.
gordes1
 İlkçağlarda Gördes’e Anadolu'nun birçok yerleşim yerlerinde isim olarak kullanılan "Gördes" denilmekteydi. Bugünkü Gördes Lidya'da bir şehir olup, daha sonraki devirlerde" Julıa Gördes" adını almıştır.
Gördes ismi yabancı kaynaklarda Guerdez olarak geçer. Evliya Çelebi Gördes'ten" Gördes şehri Köritöz" olarak söz eder. Halk arasında ise, bölgeye ilk yerleşen "Kördost"adlı göçebelerin adının zamanla Gördes'e dönüştüğü ve bölgenin isminin buradan geldiği anlatılmaktadır. Gördes, sırasıyla Perşler, Makedonyalılar, Romalılar ve Bizans İmparatorluklarının egemenliklerinde kalmış, 
1071 Malazgirt zaferinden kısa bir süre sonra Türklerin eline geçmiştir. Selçuklu devleti'nin yıkılmasından sonra Saruhanlı Beyliğinin sınırları içinde kalmış, 1641 yılında Gördes'ten geçen Evliya Çelebi'nin belirttiği gibi; Büyük İskender tarihinden sonra Yankoa Kralının Veledi Nakiplerinden Köritöz adlı kral'ın elinden Saruhan oğlu Yakup han tarafından fethedilmiştir. Bedesti Ulaş Bey'e daha sonra Yakup Şah'ın Kızının nikahı sonrasında çeyiz yoluyla Yıldırım Beyazıt Han'ın eline, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır.
Gördes kurtuluş savaşı sıralarında sürekli savaş sahası olmuş ve ilk defa 15 Temmuz1920'deYunankuvvetleri tarafından istila edildikten sonra, 14 ay kadar Yunan işgalinde kalmış ve 5 Eylül 1922'de kurtarılmıştır. Kurtuluş savaşı tarihinde adından en çok söz edilen kişilerde Gördes kızı Makbule Hanım (Şehit Makbule Hanım) ile Ege'de Kuva-yı Milliye Teşkilatını kuran Hacı Ethem (Büke) Bey Gördes'in yetiştirdiği iki önemli isimdir.
23 Ocak 1940 tarihinde eski (aşağı) Gördes'te şiddetli bir toprak kayması olmuş, yabancı uzmanlarca yapılan çalışmalar sonucu 1948 yılında bugünkü yerleşim, yeni ilçenin kurulması çalışmalarına başlanmış ve şehir 1948 yılında yeni yerleşim yerine taşınmıştır. Gördes'in yeni yerleşim yerine nakli ile ilgili olarak 
09.01.1950 tarihli 5511 sayılı,06.06.1952 tarihli ve 5948 sayılı yasalar çıkarılmıştır. (Her iki yasa 27.10.1988 tarih ve 3488 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmıştır.) Yapım çalışmaları kademe kademe sürdürülmüş, en son 101 evler yapılarak 1966 yılında sonuçlandırılmıştır
ŞEHİT MAKBULE ANA
GÖRDES HALKININ RUM VE YUNANLARLA OLAN İLİŞKİLERİ
* Yangında Rum evleri yandı mı?
* Yangında Rum evleri yandı mı?
* Rumların ve Türklerin tercih ettikleri meslekler nelerdi?
* Gördes'te Rum İlkokulu
* Gördes'te Rum Türk Çekişmesi var mıydı?
* Rumlar Askerlik yaparlar mıydı?
* Yangında Rum evleri yandı mı?
* Nüfus, eğitim ve varlık dengesi nasıl bozuldu?
Gördes büyüklerimizin anlattığına göre, Rum mahallesi şehrin kuzeydoğusunda, sonradan Kurtuluş mahallesi adı verilen yerdeydi. Gördes yangınında şehrin kuzey doğusundaki bazı evler (çoğu Rum evleridir), mahallî millî kuvvetlerin son andaki müdahalesi ile yakılamamış ve bu yüzden ayakta kalmıştır. Bu evler, daha mamur ve güzeldir.
Yunan işgali öncesindeki devirlerde, Rumlarla Türkler arasında ihtilaf olmamış, bazı konularda karşılıklı yardımlaşmalar olmuştur. Rumlarda inşaat, ebelik, hekimlik, eczacılık gibi tahsile ihtiyaç duyulan meslek sahipleri daha fazla iken, Türklerde ziraat, demircilik, tabaklık (deri işleri) daha fazladır. O yıllarda, Rum evlerinin hemen hemen hepsinde kütüphane vardır. Gördes'te Rum çocukları için bir ilkokul vardır. 
Orada tamamen fen ilimleri okutulur. Okulu bitiren çocuklar İzmir'e gidip okur, sonra Gördes'e dönerler. Bu bakımdan arada belirli bir fark ortaya çıkar. Avrupa ile de devamlı ilişkileri vardır. Rum evlerinde koltuk, masa, sandalye varken, Türk evlerinde ise bulunmazdı. Çünkü gayrimüslim olan Rumlara benzememek esastır. Bizde ise koltuk yerine sedirler kullanılırdı. Gördes'te Rum nüfusu ne kadardı?
Bu farklılıklara rağmen zaman zaman olan Türk ve Rum çocukları arasındaki mahalle kavgaları dışında ciddi hiçbir çatışma, sürtüşme olmamıştır. Örnek olarak, Zekeriya Yurdoğlu'nun babası ile Yunanistan'a göç etmiş olan Vasil Efendi arasındaki arkadaşlığı gösterebiliriz. Babasının vefat ettiği 1935 yılına kadar tarlasını satın aldığı Vasil Efendi ile babası mektuplaşmışlardır. Vasil Efendi Eski Türkçe ile yazdığı mektuplarda Gördes'ten havadis sorarmış.
Bu misale karşılık sonradan bazı Rumlarla dostluklar bozulur. Çünkü Yunan işgali sırasında bir kısım Rumlar onlara yardım etmişlerdir. Özellikle rahat yaşayan ve Türklere dost görünen bir kısım Rumların Gördes'i işgal eden Yunan askerlerini Yunan bayrakları ve çiçeklerle bayram havası içinde karşılamaları ilk soğukluğu oluşturmuştur.
Türkler acı ve matem içindeydiler. Yerli Rumların işgalcilere yardım etmeleri, Türkler aleyhine muhbirlik yapmaları sonucu bazı Türklerin dayak, işkence ve kötü muameleye uğramaları, Türklerden misilleme ile karşılık görmüş ve ilişkiler kötüleşmiştir. Rumlar zamanla Gördes'te barınamaz oldular. Bilhassa İnönü zaferinin kazanılmasından sonra sayıları 1500 civarında olan Rumlar korkuya kapılmış ve Yunanistan'a göç etmeye başlamışlardır. 
20 Mayıs 1921'de Gördes'in yakılmasından önce Gördes'te artık bir tek Rum kalmamıştır.
Osmanlı devletinde gayrimüslimler, askerlik yapmazlar, sadece vergi verirlerdi. Buna karşılık son yüz yılını savaşlarla geçirmiş Türk milleti, sürekli yetişkin erkek nüfusunu kaybetmiştir. Tarlalarını ekip biçemeyen, giderek fakirleşen Türkler, ellerindeki mülkleri satmaya başlarlar. Bunları satın alabilen, insan kaybına uğramamış, eğitimi nispeten iyi Rumlar giderek zenginleşirler. Bu zenginlik onlara daha iyi eğitim imkânları sağlar.
 Avrupa ile olan temas kolaylığı ise, bu gelişimi hızlandırır. Bizde ise, genç, üretken ve nispeten eğitilmiş erkek nüfus, giderek azalır. Bunların çocukları ise artan fakirlik ve cehalet ile karşı karşıya kalırlar. Rumlarla aramızdaki fark ise giderek büyür. Devletimiz güçlü iken avantaj olan bazı uygulamalar, zayıflayınca tersine işlemeye başlar. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, 13 milyon olan toplam nüfusunun ancak 3 milyonu erkek idi.
GÖRDES'İN YUNANLILARCA YAKILMASI
Bu bölümde güzel Gördes'in Yunan askerlerince yakıldığı büyük yangın felaketinin birkaç gün evveli, yangın günü ve hemen sonrasını gözler önünü sermek istedik. Kaynak olarak da o günleri yaşamış, her olayın içinde fiilen bulunmuş, idareciliği sebebiyle de her şeyden haberdar olmuş, o zamanki Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Akıncı'nın tuttuğu günlüklerden faydalanarak yazdığı "Demirci Akıncıları" adlı kitabı aldık.
 Hiçbir değişiklik yapmadan, sadece bazı kelimeleri günümüz Türkçesine çevirerek aynen yer veriyoruz. Bu kitabı bu güne kadar ancak bazı meraklı insanlarımızın okuduğunu düşünerek, bu ibret ve dehşet dolu, Gördes'in kaderini etkileyen günleri daha geniş kitlelere ulaştırmayı millî ve vicdanî bir görev bildik (A-3).

YUNAN ASKERLERİNİN İLERİ HAREKATI VE GÖRDES'İN YANMASI

* Düşman kaç koldan geliyordu?

* Gördes'in yanması önlenebilir miydi?

* Yardım neden gelmedi?

* Ne kadar halımız yandı?

Dâhilden aldığımız bilgilerden düşmanın ileri harekâtı için hazırlıklı bulunduğu ve Gördes, Balat, Yenice mıntıkalarına taarruz edileceği anlaşılıyordu. Düşmanın bundan maksadı buralarda toplanan akıncı müfrezeleriyle yardım bölüklerini dağıtmak ve askerlerini sevk etmekti. Bu harekâtı lazım gelen makamlara bildirdik ise de "cephe ilerisi olan ve hiç bir zaman ve hiç bir taraf için harbe, askeri harekâta müsait olmayan Demirci, Gördes, Balat, Yenice mıntıkalarına karşı bir askeri yardımda bulunamayacağı ve mevzii kuvvetlerden istifade lazım geldiği" cevabı alınmış olduğundan, tabii ki kendi başımıza kalıyor ve kendi kuvvetimizle müdafaaya mecbur oluyorduk. Bunun için bütün karakolların en iyi efradını merkeze toplayarak 50 kadar süvari ve bir miktar da piyade hazır ettik ve her ihtimale karşı da hazırlandık. Bunun için emir filan almamış ve burada da bütün mesuliyeti üzerimize alarak vaziyetin gerektirdiği tedbiri almıştık.

18 Mayıs 337 (1921) Çarşamba:

Düşmanın Sındırgı, Akhisar, Salihli olmak üzere üç koldan Gördes'e doğru harekete başladığı Gördes Kaymakamı Cemil Bey tarafından telefonla bildirildi. Kendisine her türlü yardıma hazır olduğumu söyledim.

Halil Efeyi Simav'a celp ve akıncıların vazifeleri tespit ile Simav'da meşgul bulunan Fırka Kumandanı Derviş Beye de mesele bildirildi. Derviş Beyle telefonla görüştük. Ne düşündüğümü sordu.

Madem ki düşman üç koldan geliyor ve bu üç kol herhalde irtibatı muhafaza ediyor, bu iki kaza kuvvetiyle düşman kollarından birisini yarı yolda beklemek ve pusuya düşürüp imha eylemekten başka çare olmadığını ve bu takdirde diğer düşman kollarının ricatı (geri çekilmesi) mümkün ve bunun için Gördes'in umum kuvvetleri - ki bunlar 200 süvariden fazla idi - Sındırgı yolunu takip ile Fehre köyü istikametinde yürüyerek buradan hareket edecek bizim kuvvetle birleşmelerinin uygun olacağı fikrinde olduğumu söyledim. Uygun ve ben de buradaki Halil Efe ile Simav jandarma ve yedeklerini şimdi harekete geçiriyorum, dedi. Verilen bu kararı Gördes Kaymakamı Cemil Beye söyledim ise de, o tarafa gitmenin doğru olmadığını ve herhalde Gördes'in karşısındaki dağa çekileceğinden, imdat kuvvetlerimizin oraya gelmesi hakkında ısrar etti. Tabii ki, vaziyeti daha yakından görmek ve mesul bir makam olması dolayısıyla, arzusunu yerine getirmekten başka çare kalmıyordu.

O gece geç vakit aldığım ikinci bir telgrafta, düşmanın yaklaşması dolayısıyla kasabayı tahliyeye mecbur olduğunu ve imdat kuvvetinin süratle Çomaklı Dağına yetişmesi bildiriliyor ise de, bunda bir yanlışlık olduğu ve çünkü düşmanın gelmesine daha pek çok zaman bulunduğu anlatılıyordu. Derhal önce 35 atlıdan mürekkep bir kuvvet jandarma Yüzbaşısı Abdullah Bey kumandasında sevk edildi. Diğer toplanacak ve karakollardan gelecek kuvvetlerle de bizzat hareket edilecekti.

20 Mayıs 337(1921) Cuma:

Toplanacak sekiz on süvari ile ben de hareket ettim. Gördes'in şu vaziyetine karşı Demirci'de ahali fevkalade heyecan ve galeyana gelmiş ve hareketime mani olmak istemişler ise de, dikkate alınmamış ve hakim efendi vekalete bırakılarak sabah saat dokuzda hareket ile yolda olan şube reisine, sonra da Kaymakam Cemil Beyle jandarma kumandanına tesadüf ettim. Demirci'ye, Gördes ahalisinden nüfuzlu kimse gelmemiş iken, göçmen kafilelerine ilgililerin önderlik etmesi ve bilhassa jandarmaların bu sebeple kaçmasına hiç bir şekilde izin verilmeyeceğini Jandarma Kumandanı Mülazım Sami Efendiye söyledim. Ve emindim ki, henüz düşmanı görmemişlerdi. Onlar mütemadiyen düşmanın kasabaya girdiğini iddia ediyorlar, jandarmalar da birkaç mahpusu almış getiriyorlar, bu üç buçuk tavuk hırsızı için memleketi bırakıyorlardı. Tabii ki ileri gelenlerin kabahati yoktu. Çünkü, aynı efrat ile daha evvel düşmana birçok baskınlar yapılmıştı. Kendilerine arkamızı takip etmeleri söylenilerek gece saat birde Gördes'e bir saat mesafedeki Sökeler köyüne girildi. Düşmandan henüz bir eser yoktu. Hatta gönderdiğimiz jandarma kuvveti Pehlivan müfrezesiyle birleşerek Gördes'te bulunuyorlardı. Derhal muhabere ettik ve düşmanın henüz Kayacık’ta bulunduğunu anladık. O gece civarda bulunan ahalinin kıymetli eşyalarını çıkarmaları tembih edilerek oldukça eşya çıkarılmıştı. Çünkü, Gördes ani tahliye edildiğinden kimse bir şey alamamıştı. Ahali çırılçıplak Demirci yollarından gidiyorlardı ki, bu kadar tahliyeye hiç bir sebep yoktu. Sırf oradaki arkadaşın tecrübesizliği bu neticeyi doğuruyordu.

21 Mayıs 337(1921) Cumartesi:

Şafakla beraber düşman iki top ve iki bin kişilik bir kuvvetle kasabaya doğru ilerlediği görüldüğünden kasabayı tahliye ederek bütün kuvvetlerle Sökeler köyünde toplandık. Esasen iki yüz atlı olması lazım gelen Gördes kuvvetinin büyük kısmı firar etmiş ve yalnız Pehlivan'ın yanında 10-20 kişi kalmıştı. Halil Efe 20 ve biz de 50 kişi olarak geldiğimizden 90 ila 100 kişilik bir kuvvet toplanmıştı. Düşmanı mütemadiyen gözetliyorduk. Düşmanın iki kolu kasabaya bir çeyrek mesafeye geldiği halde, diğer kolunun gelmemesi dolayısıyla kasabaya yanaşmıyor, karşımızda duruyordu. Demek ki evvelce kararlaştırıldığı üzere bir kolu imha edilseydi, düşmanın yaklaşması mümkün olmayacaktı. Bilhassa Gördes'in feveranı, Hacı Ethem Bey (Büke) gibi fiili uzuvları, hep müdafaa taraftarı idiler. İdaresizliğin kötü neticesi olarak Gördes kuvvetlerinden hiç istifade olunmadı. Saat 6'da düşman üç koldan harp nizamında kasabaya girdi. Saat 8'e kadar kasabayı yağma etti. Saat 8'de kasabanın dört tarafından ateş çıkmaya başladı. Evet, artık şüphe kalmamıştı. Düşman kasabayı yakacak ve milyonlarca Türk serveti mahvolacaktı. Zira, zengin bir memleket ve pek büyük halı depolarına malik idi. Tedbirsizlik yüzünden bütün halıların nakli mümkün iken, bir şey kaldırılamamıştı. Bu vaziyet karşısında karışıklık anında düşmana hücum etmek ve kasabanın bir kısmını olsun yangından kurtarmaktan başka çare kalmadığından, saat 9'da harp mevkiine yetişen Halil Efe efradından ve diğer müfrezelerden seçilen 25 kişi ile kasabanın kuzey doğusundan düşmana taarruz edildi. Tabii ki bu iş bir cinnet idi. Fakat Türk için dünya da olmaz, olmazdı. Bir saat kadar süren çatışmadan sonra kasabanın kuzey mahallelerinde düşmanı atmış isek de Söğütler istikametinde düşmanın hareketi görüldüğünden, geri çekilmek mecburiyeti hâsıl oldu. Ancak bu mahalle de yangından kurtarılmış oldu. Düşmana 2 ölü verdirilirken, 2 hayvan ile bir miktar eşya ve boru yağma edilmiş ise de, pek kıymetli, kıdemli efrattan Nevrekoplu Osman Çavuş şehit olmuştu.

Bütün kuvvetler Söğütler köyü istikametinde ve Demirci yolu üzerinde ilerleyen düşmanın önüne geçilmiş ve saat 11'de başlayan çatışma 12'ye kadar devam etmişti. Düşman derhal Gördes'e geri çekilmiş ve toplarla mevzilerimizi bombardımana başlamış olduğundan, saat 12. 30' da Söğütler köyünün başına çıkarak geceledik. Bahar olması itibariyle hayvanlara yiyecek var ise de, efrat bütünüyle aç idi. Çünkü civar köylerde insan namına kimse kalmamış ve Demirci'den ekmek gönderileceği vaat edilmiş, bu görev oradaki Gördes kaymakamı ile jandarmasına tevdi edilmiş olduğu halde maalesef bir şey gelmemişti. İki günden beri aç olan efrat, bugün de açlığa tahammüle mecbur oldu.

İhtiyatlı olanların heybelerinde bazı yiyecekler bulunduğundan, heybe hırsızlığı ve ufak tefek tartışmalar işitiliyordu. Bunun için ateş yakmak men edilmiş ve yalnız kahve için ufak ateşlere izin verilmişti. Açlıkla beraber bu akşam düşmanın Demirci'ye tecavüz etmesi ve ileri hareket yapması ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunmak ve Demirci yolunu gözlemek gerekiyordu Dağ olduğundan hava pek ziyade soğuktu. Pehlivan Ağa ile Halil Efenin arasında sarıldım ve iki geceden beri uyumadığım için yattım. Gece yarısı Halil Efe kaldırmaya başladı. Ben bir şey var zannettim ve fırladım. Meğer, iki tavuk bulmuş, pişirmeğe başladık. Fakat belli başlı ateş olmadığından pişmiyordu. Tuza küle bastırarak yedik. Bazıları "hatır için çiğ tavuk yenir" derler. İşte hatır için değil, fakat karın doyurmak için çiğ tavuk yenirmiş. Çünkü, sabahleyin kalktığımda, kemiklerin kâmilen kanlı olduğunu gördüm.

GÖRDES'İN YANGIN HARABELERİNDE DÜŞMAN FACİALARI

22 Mayıs 1337(1921) Pazar:

Sabah erkenden kalktık ve derhal Gördes istikametine keşif kolları çıkardık. Düşmandan bir eser görülmeyince Gördes'e girdik. Koca kasaba bir kül halini almış ve pek çok taraftan leş kokuları geliyordu. Sokaklardan geçilemiyor, sokaklar tanınamıyordu. Her sokakta birkaç vatandaş şehit edilmiş, yatıyordu. Bazılarının yalnız ayakları kalmış, bazılarının yalnız bir kolu, bazılarının yalnız bir başı kalarak, vücudunun diğer kısımları simsiyah bir halde yanmıştı. Ya Rab, nedir bu manzara!

Bu manzara karşısında bütün efrat ile ağlıyor, bir an evvel kasabadan çıkmak istiyorduk. Yalnız mühim bir işimiz vardı. O da yanımızda bulunan ve telgraf aletini çıkaran Muhabere Memuru Ali Efendiye yardım ederek Demirci-Gördes haberleşmesini temin etmek ve gereken malumatı vermek idi. Zira Ordu ve Liva (İdari bölümlerden İl ile İlçe arasındaki eski bir merkez, Sancak) bizden malumat bekliyordu. Diğer taraftan kasabadaki zayiatı tespite uğraşıyor ve yangın aralarında kalmış zavallı kaçamayan ihtiyar ve ihtiyareleri kurtarmaya çalışıyorduk. Kasabada 40-50 hane kurtulmuştu.

Buralarda gezerken bazı kadınlara tesadüf ettik. İnsan olduklarına hükmetmek için şahit lazım idi. Bu biçareler her nasılsa kaçamamış ve düşmanın eline düşmüşlerdi. Bütün düşman askerleri tarafından ırzlarına tasallut edilmiş, ayakları ve kolları kırılmış, bütün vücutları simsiyah olmuş, maalesef delirmişlerdi. Bu manzara karşısında herkes hıçkırıklarla ağlıyor ve intikam diye bağırıyorlardı. Şair Hamit’in:
Ya hasm ile çiğnenirdi etraf,
Bir can yoluna edip de israf,
Namusumuzu edersek itlaf,
Şayanı sena görür mü ahlaf,
Ey yokluk içinde var olan Hak,
Ruhum sana olmasın mı mülhak.
Beyitlerini okuyarak hemen düşmanın takibine ve düşmandan intikam almağa karar verdim. Ve efrada hitaben;
- İşte gördünüz ya, askerden kaçmanın neticesi ne olur. Mert iseniz bunun intikamını alalım, dedim.
- Hazırız, hay hay, sesleri işitiliyordu.

Düşmanın ricat esnasında tesadüf edeceği yerlerde de aynı muameleyi yapması en kuvvetli ihtimal olduğundan, hiç bir şeye bakmadan ve derhal Sındırgı istikametinde geri çekilen düşmanın takibine başlanılarak Sındırgı hududuna civar Yanıkdağ köyüne geldik. Burada hayvanları ve efradı beslemek, düşman hakkında yapılacak tahkikata göre hareket etmek lazımdı. Gece yarısı hareket edilmesi ve düşmanın Sındırgı'nın Fehre köyünde yatması ihtimaline karşı, sabahleyin basılması arzusunu izhar etmiş isem de, müfreze kumandanları ve yedekler kumandanı, düşmanın orada olmadığından ve hayvanların, efradın yorgun bulunduğundan bahsederek yalnız o civara postalar gönderilmesine karar verdiler ve beni ikna ettiler. Gece saat 5'te postalar geldi ve bir posta Fehre köyüne yarım saat olan Kalemoğlu'na kadar gittiğini ve düşmanın Fehre'den gittiğine dair bir "köy ilmühaberi" getirdiğini söyledi. Pehlivan Ağa henüz uyumadığı için beni uyandırdı. Ve düşman dediğim gibi gitmiş, dedi. Ben, hayır, dedim; köylüler yalan söylüyorlar. Kendi köyleri civarında harp olacağından, köylerine bilahare zarar olur diye mahsus böyle bildiriyorlar, dedim ve yattım. Çünkü fikrimde ısrarlı idim.

KAPANCA MUHAREBESİ VE DÜŞMANDAN İNTİKAMIN ALINMASI

Gece saat 8'de gelen bir diğer posta, düşmanın Fehre'de yattığını ve pek çok fenalık yaptığını söyledi. Fena halde kızdım. Hemen yüz yirmi kişiden mürekkep bir süvari kuvveti hazırlandı. Müfreze kumandanları bu hatalarını tamir etmek için en iyi süvarileri alarak dörtnala hareket ettiler. Fakat düşman ile aramız 3 saat idi. Sındırgının Fehre köyüne geldik. Düşman gitmiş. Öncü olarak giden Pehlivan Ağanın düşmanın yakında ve yetişmenin mümkün olacağına bildiren bir raporunu aldım. Bütün köy ahalisi çıkmış, ağlıyorlardı ve diyorlardı ki;

--Keşke bütün köy yanaydı da ırzımız muhafaza edilmiş olsaydı.

Burada Gördes'teki gibi birkaç kadına tecavüz edilmişti. Bu vaziyet karşısında bütün kuvveti süratle sürmek gerektiğinden, ağır gidenlere silah kullanmaya mecbur oldum. Düşmana yetişmek ve her ne pahasına olursa olsun, harp etmek için son süratle gidiyorduk. Sındırgı'ya 2 saat mesafedeki Kapanca altında düşman yakalandı ve saat 6'da düşman harbi kabule zorlandı. 20 kişiden oluşan öncülerimiz bir saat kadar harp ettikten ve düşman mevziine girdikten sonra, esas birlikler de yetişerek çatışma bütün şiddetiyle başladı. Saat 3'ten 10'a kadar 7 saat devam eden bu çatışmada bir tabur ve iki mitralyözü (ağır makineli tüfek) bulunan düşman kolu perişan edildi. İkisi zabit (subay) olmak üzere düşmana 37 ölü ve 50'yi aşkın yaralı verdirildi. Bizim de 2 şehit ve 2 de yaralımız oldu. Işıklar'dan Karadağlı Ali şehit ve Çekmez oğlu da yaralanmışlardır. Harbe iştirak eden kuvvetimiz 50 kişiydi. Esasen düşman hatları içinde bulunan 14 kişi idi. Bu muharebede Pehlivan Ağa, Halil Efe, İsmail Hakkı Efendi, Hacı Veli, Kadıdağlı Pehlivan ve Bakırlı Mustafa'nın büyük yararlıkları görüldü. Düşmandan birçok cephane, katır, sandıklarla bomba, Gördes'ten aldıkları eşyalar alındı. Düşman ancak saat 12'de Sındırgı'ya, emniyetli bölgeye pek perişan bir halde sokularak kurtulabilmişti. Muharebe devam ederken, Sındırgı'daki düşman, şehrin eşrafını toplamış ve kışlaya hapsederek, "eğer çeteler gelirse cümlenizi keseceğiz" diye tehdide başlamışlar.

Düşmanın Sargı bölgesindeki bütün yaralıları esir edilmişti. Efrat o kadar intikam besliyordu ki, bütün ölülerin göğsüne, "Türk ve Müslüman evi yakanın, Türk ve Müslüman karısının ırzına geçenin hali budur" levhaları yapıştırmışlardı. Bilahare Sındırgılıların anlattıklarına nazaran bu harpten kaçan bir nefer, çarşıda su içtikten sonra korkudan derhal ölmüştü. Düşman taburu öyle dağılmış ki, birkaç günden sonra toplanabilmişti. Bütün ganimeti topladıktan ve yaralıları aldıktan sonra 26 Mayıs 1337 (1921) Perşembe günü Demirci'ye döndük. Olanlar ilgili makamlara bildirilerek cevaplar alındı.
MAKBULE HANIM

GÖRDES KIZI MAKBULE’NİN ŞEHADETİ
1922 yılının Mart ayı ortaları, Akıncılar Sındırgı’nın güneybatısı yörelerindedirler. Düşman kendilerini büyük ve geniş çapta takibe başlamış, bunun içinde bir süvari taburu ayrılmış ve geniş bir kuşatma harekatına geçmiştir. Akıncılar,16 Mart akşamı Kocayayla Köyü’nün yakınlarında Yanaşıkburun Deresi’ndeki Yağcıbedir Aşiretinin çadırlarına gelir. Düşmanın kendilerini takip etmekte olduğunu bilirlerse de çok yakınlarında olduğundan haberleri yoktur.

Gece yarısından sonra Halil Efe at başı yaparak, akşam alınan karara göre adamlarını alıp gitmiştir. O sırada düşmanın yakın kuşatması başlamamıştır. Biraz sonra kalan Akıncıların da alınan karara göre hareket edeceği sırada köpek sesleri duyulmaya başlanır.Çadırın birinde yatan İbrahim Etem Bey,Parti pehlivan,Yedek Subay Hikmet Bey ve Yusuf Bey,başka bir çadırda yatan Makbule hanım ve diğer çadırlardaki erat hepsi kalkmışlar ve harekete hazırdırlar.Zaten elbiseleri,pabuçları ile silah kucaklarında yatmak adetindedirler.O sırada silah sesleri duyulur.Kurşunlar çadırların etrafında vızıldamaya başlar.Parti Pehlivan,İbrahim Ethem Bey’e “Ne duruyorsun ,basıldık.”diye bağırır.Hepsi çadırlarından fırlamışlardır.
Her taraftan kurşun yağmaktadır. Eratı toplamaya çalışırlarsa da baskın öyle ani olmuştur ki, eratın her biri ya bi yere sinmiş ya da dağılmıştır. Ortada İbrahim Ethem Bey, Parti Pehlivan, Hikmet Bey, Makbule Hanım ve Yusuf Çavuş kalmıştır. Kaymakam İbrahim Ethem Bey’in endişesi Makbule’dir. Kendilerinden önce Makbule’yi kurtarmayı ve selamete çıkarmayı düşünür. Ortada ki Yusuf Çavuş’a, O’nu alıp silah sesinin aksi yönüne doğru gitmelerini söyler. Makbule ile Yusuf Çavuş o yöne doğru giderler. Kendileri ise 3 kişi kalmışlardır. Daha şafak sökmemiş alaca karanlıktır.10’ar adım aralıklarla, ateş ede ede kuşatma dışına çıkmaya çalışırlar. Dört taraftan da ateş gelmektedir. Hikmet Bey’in elinde maşaları çekilmiş iki bomba vardır. Düşmana yakalanacaklarını anladıkları an düşman içinde bu bombaları patlatacak, düşmanla birlikte kendileri de parçalanacaklardır. Kararları budur. Bir de bakarlar ki kuşatmanın dışındadırlar. Uzaklaşırlar, uygun bir yerde durup bazı arkadaşlarıyla buluşup toplanırlar. Öğrenirler ki üç şehit, üç esir vermişlerdir.
Şehitlerin biri Makbule’dir. Halil Efe’nin onunla birlikte dağlarda gezen, aslan yürekli, mert ve kahraman karısı KOCAYAYLA’da serseri bir kurşunla başından yaralanıp şehit olmuştur. Tarih,1922 yılının 17 Mart’ıdır. Günlerden Cuma’dır.
Bazı kaynaklarda Makbule’nin 24 Mart’ta şehit olduğu yazılmakta ise de biz olayın bizzat içinde yaşayan Demirci Kaymakamı ve Akıncılar Reisi İbrahim Ethem Bey’in hatıralarına itibar ettik.

MAKBULE HANIM’IN KOCASI HALİL EFE’NİN ŞEHADETİ

Kahraman Makbule’nin Kahraman kocası Halil Efe, karısının Kocayayla’da şehit olmasından sonra onun intikamını almak istercesine düşmana karşı daha çok hınç ve gayretle çalışmış ve savaşlara gitmiştir. Akıncıların 12.Müfreze komutanıdır. Görev bölgesi Gördes, Akhisar, Salihli yöreleridir.
17 Mayıs 1922 Çarşamba günü Selendi’de ki düşmana taarruz edilecektir. Sabah kuşluk sıralarında Selendi’nin güney sırtlarını işgal eden düşmana karşı başlayan çatışma gece saat 21.00’e kadar devam eder ve düşman tam bir yenilgiye uğratılır. 35 ölü ve pek çok yaralı veren düşman geri çekilir ama Akıncıların en kıymetli komutanlarından olan 12.Müfreze komutanı Halil Efe ile yakın bir arkadaşı şehit olmuştur. Halil Efe’nin şehit olması haberi bütün akıncılar ve çete arasında büyük teessüre sebep olur.
17 Mart 1922’de Kocayayla’da, karısı Makbule, tam iki ay ara ile 17 Mayıs’ta kendisi şehit olan kahraman Halil Efe’nin cesedi orada bırakılmaz. Zira düşman çete reislerinin Başlarını kesip başkomutanlarına götürmek adetindedir. Arkadaşları tarafından at sırtında 8 saat taşınarak Yağcı Dağı’nın tenha bir köşesine götürülüp arkadaşlarının gözyaşları arasıda oraya gömülür. Yağcı Dağı Selendi’nin 12 km. kuzeyinde ormanlık, yolsuz, ıssız bir dağdır. Yağcı Dağı yerine adına keşke Halil efe Dağı denebilseydi.
Halil Efe, akıncılar ve çete arasında, kahramanlığı. Cesareti, mertliği ve tehlikeleri önceden sezme vasıfları ile tanınırdı. Karısının şehit olmasından bir süre sonra kardeşi Necip’te düşman tarafından şehit edilmiştir. Arkadaşları arasında çok sevilir ve sayılırdı. Ama onu asıl seven muhakkak ki karısı Makbule idi. O’da karısını çok severdi. Evlilikleri ancak 8 ay sürdü. Atlı ve yaya karlı dağlarda dolaşarak, düşmana kurşun sıkarak, mağaralarda, Yörük çadırlarında barınarak, ölümle burun buruna geçen 8 ay. Birbirlerine doymadılar, uğruna düşmanla boğuştukları vatanın kurtuluşunu görmek mutluluğuna da eremediler ama Makbule de kocası Halil Efe de mertebelerin en yükseği olan şehitlik mertebesine erdiler.
GÖRDES İLÇE TURİZM

ŞAHİNKAYA ( KAYACIK TEPESİ )

GÖRDESİN TURİSTİK YERLERİ
İlçemiz Ege Bölgesinde, Manisa iline bağlı olup, Manisa'nın Kuzey-Doğusuna düşmektedir. İlçemizin doğusunda Demirci ve Köprübaşı, güneyinde Salihli, Batısında Akhisar ve Kuzeyinde ise Balıkesir iline bağlı Sındırgı ilçeleriyle komşudur. İlçemiz deniz seviyesinden 680 Metre yüksekliktedir. İlçe toprakları küçük akarsu vadileriyle yarılmış bir yayla görünümündedir, ilçenin yazları kurak ve sıcak, kışları ılık ve yağışlı bir iklimi vardır. Yıllık yağış ortalaması 500 - 700 M3 arasında değişmektedir. Ortalama sıcaklık 11 - 13 c° dir. Ormanlık alanları ilçemizin toplam alanında %45 gibi önemli bir yer tutmaktadır. En önemli akarsuyu Gördes (Kum çayı) deresidir.
GÖRDES İLÇE ÖRF VE KÜLTÜR
GÖRDES İLÇE GELENEK VE GÖRENEKLER
Siz hiç "Çelik çomak oyunu" oynadınız mı?

* Çocukların oynadığı diğer oyunlar nelerdi?

Özellikle 1921 Gördes yangınından sonra halk tamamen iktisadî sıkıntı içine girmişti. O zaman çocuk olanlar çarşıdan alınan oyuncaklar hiç göremediler. Hazır oyuncak yoktu. Ancak memur ve kaymakam çocuklarında bu oyuncakları görülürdü. Çocuklar kendi yaptıkları Çember ve Dana (topaç) ile oynarlardı. Bir de Meşe oyunu vardı. Bunlar çarşıdan para ile aldığımız cam bilyelerdi. Her çocukta ancak bir iki tane bulunurdu. Bunlar bulunamadığında mazı adı verilen çalı tohumları kullanılırdı. Körebe ve Saklambaç oynanan diğer oyunlardı. Bundan başka Çelik Çomak oyunu da sevilen bir çocuk oyunu idi.

Babalardan çoğunlukla savaş ve cephe hikâyeleri dinlendiğinden mahalleler arası "Esir almacı" oyunları oynanırdı. Bir mahallenin çocukları düşman, diğer mahalleninkilerse Türk olurdu. Çomaklardan yapılan tüfeklerle asker olunur, mahallenin en büyük çocuğu da kumandanlık yaparak diğerlerini sevk ve idare ederdi. Yalnız yakalananlar esir alınırdı. Oyun böylece devam eder giderdi. Bu en sevilen oyunlardandı. Ramazan gece ve günleri bütün çocuklar sokağa çıkarlardı. Çarşıda bütün dükkânlar açık olurdu.

KIZLARIN ÇARŞAFA GİRMELERİ

* Kız çocukları ne zaman ve neden çarşafa girerlerdi?
* Kaç göç neydi?
* Bu gelenek ne zamana kadar sürdü?
Bu da Gördes'e mahsus ilginç bir konudur. Çocukluk sırasında, ilk okul yaşlarında kız ve erkek çocukları arasında hiç bir ayrım yoktur. 8-10 yaşlarındaki kız ve erkek çocuklar mahalle aralarında, sokaklarda saklambaç, kovalamaca, körebe gibi oyunları birlikte oynarlardı. Kaç göç olmazdı. 13-14 yaşlarında kız çocukları sokaktan alınırdı. Bu genç kız olma çağlarında, artık çarşafa girme zamanı gelmiş demekti. Ailesi çocuğa göre çarşaf hazırlar, artık bundan sonra sokağa bununla çıkabilirdi. Erkek yaşıtları ile konuşamazdı.

Zekeriya Yurdoğlu'nun bu konudaki bir hatırası ilginçtir. Ev komşuları olan okul arkadaşları Hayriye ve Hamide ile çocukken birlikte oyunlar oynamışlar. İlk okul bitince Zekeriya Bey orta okulda okumak için Gördes dışına çıkmış. Birkaç yıl sonra tatil için Gördes'e geldiğinde bu çocukluk arkadaşı komşu kızı ile karşılaşır. Konuşmak ister, fakat o konuşmaz. Bundan çok alınmış, üzülmüştür. Meğer böyle bir şey namahrem yani yasakmış. Yıllar sonra Hayriye ve Hamide hanımlarla onlar nine, Zekeriya Bey de dede iken karşılaşırlar ve bu hatırayı tazelerler.

Bu anlayış 1937-1938'lere kadar devam etti. Şapka inkılabı biraz sert olarak benimsetilirken, kıyafet inkılabı daha yumuşak bir şekilde halka benimsetilerek hayata geçirilmiştir.

KADINLARDA SÜSLENME, KILIK VE KIYAFET
* Kadınların kullandığı güzellik ve makyaj malzemeleri nelerdi?
* Kıyafet inkılabı nasıl gerçekleşti?
Kadınların kullandığı süs malzemelerinin başlıcaları şunlardı:
1. Rastık: Deri keseler içinde macunumsu bir maddedir. Fırçayla kaşlara sürülür. Bu kaşların rengini koyulaştırıcıdır.
2. Sürme: Deri torbalar içinde siyah renkte, toz halinde bir maddedir. Fırçayla kirpiklere sürülür.
3. Pudra: Teneke kutular içinde toz halinde bulunan bu malzeme, pamukla yüze sürülür. Yüze beyazlık verirdi.
4. Allık Pudrası: Renk olarak pembemsi olan bu güzellik malzemesi yanaklara sürülürdü.
5. Kına: Ellere, ayak parmaklarına ve saçlara yakılır. O zamanlar kadınlar ruj, oje, manikür bilmez, dudak boyan- mazdı.
1932'lere kadar Gördes kadınları çarşaf giyerdi. "Zar" adı verilen bu giysiler daha yaşlılar tarafından giyilir, siyah ve mor renkte olurdu. Mor renkteki zarlar zenginler tarafından kullanılırdı. Yüze Peçe örtülürdü. Çarşafın yasaklandığına dair tellallar çıkarıldı, "Kadınlar manto giyecek" dendi. Bu konuda kadınlara yumuşak davranıldı. Fakat devamlı uyarılar yapıldı. Bu yasağa uymayanlar da vardı. Anlatıldığına göre; bir gün jandarmalar çarşaflı bir kadını yakalayarak "Biz senin çarşafını yırtma emri aldık. Fakat yırtmıyoruz. Bundan sonra çarşafla dolaşmayın" demişler. Bundan sonra herkes manto yaptırıp giymeye başladı.

ERKEKLERİN KILIK VE KIYAFETİ
* Kıyafet ve şapka inkılaplarına direniş oldu mu?
2. Mahmut’a kadar (1830’lar) Türk erkeklerinin kıyafeti; Kısa pantolon (Potur), Yakasız gömlek, Kolsuz Cepken, dize kadar Çorap ve başta bir Külâhtan ibaretmiş. Bu pantolonun ağı geniş, arkası torba gibidir. Belinde bir karış eninde 3-4 metre uzunluğunda bir kuşak, onun da önünde köseleden kocaman bir silahlığı vardır. Bunun katlarına tütün tabakası ve kavlı çakmak konur. Bir tarafına da para kesesi konur. Ayrıca genellikle bir tabanca ile bir kulaklı pala da bulunur. Kuşağın içinde kuru üzüm konacak bir bölüm ile, bir köstekli saat yeri de vardır. Başa ise, etrafına sarıkla sarılmış halde bir külâh giyilir. Bugünkü Ege Zeybek oyunlarında giyilen kıyafet işte bu kıyafettir. Yani Efe kıyafetidir.

Sultan 2. Mahmut bir fermanla elbise nizamnamesi çıkarmıştır. Buna göre, erkekler için Setre (ceket) ve Pantolon, yani takım elbise mecburiyeti getirilmiştir. Günümüzden 100-110 sene evvel söylenen bir Gördes türküsünde;
"Ben neyleyim cepken ile poturu,
Ben isterim setre pantolon giyeni" denilmektedir.

Görüldüğü gibi bizde kıyafet inkılabı Cumhuriyetten evvele, Sultan 2. Mahmut'a kadar dayanır. 1930-1940'lı yıllarda kızların pantolon giymesi hayal bile edilemezken, şimdi kızlar erkek kıyafetlerine, bir kısım genç erkeklerinse bayan kılığına özendikleri görülüyor. Eski Gördes’te şapka inkılabından evvel, şehir merkezinde fes ve kalpak, köylerde ise keçe külah giyilirdi. Festen önceki dönemlerde ise, memur, ulema ve din hocaları kavuk giyermiş. Ancak görevine göre farklılık gösterirmiş.

Bu konuda daha geniş bilgi kitabımızın “Keçecilik” bölümünde mevcuttur. 1921’den önce Rum erkekler ise, Hristiyan olduklarından, bunların giymezler, kasket ya da fötr şapka giyerlerdi.

Kılık kıyafet kanunundan sonra fes ve kalpak yasaklandı. Şapka giyilmeye başlandı. Kılık kıyafet inkılap- larına ciddi bir muhalefet olmadı. Fakat bunların istisnaları vardı. Tarlakların Kunduracı Eyüp Usta (Dilbaz) ölünceye kadar şapka giymedi. Başı açık ya da başı mendille kapalı şekilde dolaşırdı. Otorite sahibi, ilmine saygı duyulan hocalar, cüppe ve sarıkla gezerlerdi. Çarşıdan geçerlerken etrafta oturanlar hocaları selamlarlardı. Mülâzım Hoca, Hacı İbrahim Efendi, Kıranşıhlı Hoca, Kavakyelli Hoca bunlara örnektir. Bu kıyafet kanunundan sonra onlar da istenen kıyafetleri giyerek gezebildiler. Şapka da giydiler. Şapka ile ilgili diğer bilgiler “Keçecilik” bölümünde yer almaktadır.

ERKEKLERİN YOLU NEDEN KESİLMEZDİ?
O zamanlarda, kadının sabah kalkınca, yapacağı işlerden birisinin daha evin erkeği işine gitmeden, evin önünü süpürmekdi. Bu sırada kadın tesadüfen bir erkeğin uzaktan geldiğini görse, ona görünmemek için hemen evin avlusuna kaçardı. Çarşıya giden bir erkeğin önü, kati suretle kesilmez, bunun ihlâli büyük bir suç ve ayıp olarak kabul edilirdi. Bundan dolayı kadınlar bu hususa çok dikkat ederlerdi. Kazara bir kadın önünden geçmişse, erkek yoluna devam etmez, döner dolaşır bir başka yerden işine giderdi. Bu bir inanç ya da töre idi.

ESKİ GÖRDES'TE KIZ İSTEME VE NİŞAN ADETLERİ
* Kız isteme nasıl olurdu?
* "Mehel olmak" neydi?
* Hemen "olur" denir miydi?
* Nişan hediyeleri nelerdi?
* Gördes'te Başlık parası var mıydı?
Gördes'te 50-60 yıl önceki kız isteme adetleri şöyle idi: Kız isteme kadınlar tarafından organize edilirdi. Erkek kızı görmezdi. Erkeğe istenecek kız "Mehel", yani denk olmalıydı. Uygun ortam sağlandıktan sonra kız istemeye gidilir, yumuşak bir cevap alındıktan sonra evlenecek erkeğin babası, amcası "Allah'ın emriyle" kızı isterdi. Kız evi kızlarını vermeyi düşünse bile hemen olumlu cevap vermez, bir hafta ya da 10 gün süre istenirdi. Cevap olumlu olursa, hemen söz kesilirdi. Bu arada karşılıklı küçük hediyeler gönderilirdi. Akabinde nişan takılırdı. Nişanlılar bir araya gelmezlerdi. Nişanlılık dönemine kurban bayramı denk gelirse oğlan evi kız evine iyi beslenmiş bir kurbanlık gönderirdi. Erkek tarafının maddi durumu iyi ise, beraberinde gelin kıza "beşi birlik" de gönderirdi.

Gördes'te Başlık parası yoktu. Nişanlandıktan sonra kız çeyiz hazırlıklarına başlardı. Bu çeyizlerin başında da halı gelirdi. Üç türlü halı dokunurdu. Kız ve arkadaşları tarafından bir araya gelerek dokudukları kırmızı renkteki Çeyiz halısı bunların ilkidir. İkincisi "Çakıro" (Çakıroğlu) adı verilen Duvar halısıdır. Diğeri ise, deseninde bir eşek ve arkasında deve bulunan "Deve halısı"dır.

Tepsilere hediyeler konur, en önde baklava tepsisi, diğer tepsilerde ise hazırlanan hediyeler bulunurdu. Badem şeker karşılıklı ihmal edilmezdi. Bu tepsileri mahallenin çocukları tek sıra halinde başlarına alarak oğlan evine götürürlerdi. Daha sonra da kız evinden oğlan evine mukabil hediye tepsilerini götürürlerdi. Bu arada dost akraba ve komşular tepsileri ve çeyizleri görmeye giderlerdi. Bu adet bir nevi cemiyetin şahitliğiydi.

Nişanlılar nişanlılık dönemlerinde birbirlerini görmez- ler, açıktan açığa bir araya gelmezlerdi. Zaman zaman perde arkasından birbirlerini görürlerdi. Hatta nişanlılık dönemle- rinde aile arasında şahitlerin huzurunda nikâh yapıldığı da görülürdü. Nikâh kıyıldıktan sonra dahi nişanlılar birbirleriyle konuşmazlardı. Nişanın bozulması halinde verilen hediyeler karşılıklı iade edilirdi.

DÜĞÜN ADETLERİ

* Düğün hangi günlerde yapılırdı?

* Düğün yemekleri nelerdi?

* Türklerde kına yakılan üç yer nelerdi?

* Düğünde oynanan oyunlar hangileriydi?

* Gelin alma nasıl olurdu ve hangi hava çalınırdı?

* Gelinin duvağı ne renkti?

* Gelin kızın başına saçılan buğday ve para ne demekti?

* Yer yatağının üzerinde erkek çocuğa neden takla attırırlardı?

Düğünden evvel kız tarafı hamama giderdi. Gördes'te o zaman Hamamcı İbrahim'in (Altun) çalıştırdığı bir hamam vardı ve gündüzleri kadınlar, geceleri erkekler giderlerdi. Düğünler genellikle yazın halk tarlada olduğundan, Eylül ayı ile tütün dikim zamanı arasında yapılırdı. Düğün Çarşamba sabahı başlardı. (O zamanlar resmi tatil Cuma günü idi.) Çarşamba günü oğlan evinde davul çalmaya başlar, oğlan ve kız evinde keşkek dövülürdü. Perşembe sabahı kızın çeyizleri oğlan evine gönderilirdi. Burada eşyalar sergilenir, eş, dost ve komşuların görüşüne açılırdı. Özellikle kız evi olumsuz söz duymamak için elinden geldiğince çeyizlere özen gösterirdi. Oğlan evinde bir yandan keşkek dövülürken, bir yandan da oyunlar oynanırdı. Aynı şeyler kız evinde de yapılırdı. O günlerin meşhur Klarnetçisi Çingene Salih adındaki bir kişiydi.

Kız evinde öğle zamanı büyük bakır tepsiler ortaya konur, 15-20 kişi etrafına oturur, yemekler gelmeye başlardı. İlk olarak büyükçe bir tas içinde pirinç çorbası, sonra keşkek, pilav, etli pırasa sırasıyla gelir, en sonunda da hoşaf yenirdi. Aynı saatlerde oğlan evinde de yemekler yenirdi. Kız evinde akşam kına gecesi yapılır. Kızın arkadaşları, akraba ve komşuları evin çardağında toplanır. Leman Hanım isimli ud çalan bir bayanın eşliğinde eğlenirlerdi. Elektrik olmadığı için, bu eğlenceler lüks lambası altında olurdu.

Sonra gelinin ellerine kına yapılırdı. Malum Türklerde 3 yerde kına yakılır. Birincisi gelinin avucuna, ikincisi kurbanlık koyuna, üçüncüsü de askere gidecek gençlerin işaret (şahadet) parmağına idi.

Yemek faslından sonra oğlan evine berber gelir. Davul zurna eşliğinde damat tıraş edilir ve buna damatlık tıraşı denirdi. Yaptığı hizmetten dolayı berbere hediyeler verilirdi. Bundan sonra meydan ocağı yakılır, damat ve arkadaşları Zeybek, Harman Dalı, Sepetçioğlu, Sipahi Havası oynarlardı.

Bizde halay oyunları yoktu. Bıçaklı oyunlar da oynanırdı. Bir elinde kalkan, bir elinde pala ile karşılıklı kılıç kalkan oyunlarının oynandığı da olurdu. O zamanlarda da bazı düğünlerde içki içilirdi. İçki olarak yerli üretilen rakı kullanılırdı.

Gelin alma, Perşembe günü ikindi ile akşam arasında olurdu. Gördesliler ata çok meraklıydılar. Öğle ile ikindi arasında oğlan evinin önünde atlılar birikirdi. Çocuklar da eşeklere binerlerdi. İkindiye yakın davul zurna önde olmak üzere kız evine gidilirdi. Gelin alayı kız evine vardığı zaman kız (gelin) evden çıkmaya hazır hale gelmiştir. Geline bu günün aksine beyaz değil Kırmızı duvak takılırdı. Bu kırmızı duvak baştan aşağı topuklara kadar inerdi. Altına ise yine topuklara kadar inen şalvar giyerdi. Kırmızı duvak aynen köylerdeki düğünlerde de kullanılırdı. Gelin kızın babası, yoksa ailenin bir büyüğü kızın beline kırmızı kuşak kuşatırdı. Kırmızı renk binlerce yıldır Türkler tarafından sevilen adeta kutsal bir renktir. Bayrağımızın renginin yanı sıra, Osmanlı sarayındaki hakim renk de kırmızı idi. Bu sevgi Orta Asya'ya kadar uzanır. Şimdi kullanılan beyaz duvak rengi bize batıdan sonraları gelmiştir. Gelinin başında Mum çiçekleri ile süslenmiş Taç şeklinde süsler vardır.

Gelin evden çıkarılırken babası ve yakınlarınca bozuk para ve buğday serpilirdi. Bunun manası, gelinin vardığı eve bereket, bolluk götürmesi dileğidir. Bu arada kızın yakınları ağlar. Kapıdan çıkarılan gelin kendisi için hazır bekletilen uysal beyaz bir ata bindirilirdi. Gelin ata binerken daima klarnet ve davul ile,

"Ey gaziler yol göründü yine garip serime,

Dağlar taşlar, uçan kuşlar selam söylen yarime"

şeklinde başlayan hüzünlü bir asker uğurlama türküsü eşliğinde evinden ayrılırdı. Düğün alayı en önde gelini taşıyan beyaz at, arkasında davul ve klarnet (veya zurna), bunun da arkasında düğüne katılan atlılardan oluşurdu. Ve davul zurna ekibi at oyun havası çalarken alaydaki atlar ön ayakları ile hem oynar, hem de yürür. Gördes'in bütün ana yollarından dolaşılarak Kavakdibine varılırdı. Burası geniş bir meydanlık olduğu için burada atlılar cirit oynarlardı. Gelin oğlan evine varınca oğlanın babası kızın üzerine bozuk para ve buğday atardı. Gelin attan iner ve yeni evine girerken eşikte dua okunurdu.

Damat buraya kadar gelin alma alayında yer almaz, evde gelini beklerdi. Ancak gelin eve gireceği sıralarda evden ayrılırdı. Gelin salona alınır, sedire çıkarılır, duvağı açılırdı. Bu andan itibaren de davetliler geline bakmaya gelirlerdi. Akşam saatlerine kadar ahalinin büyük kısmı -ki bunlar hanımlardır- tarafından görülmüş olurdu.

Akşam hafif bir yemek yenir, yemeğe aile fertleri katılırdı. Damat arkadaşları ile birlikte yatsı namazına gider, tekbirle eve girerdi. Yatak odasında yere yer yatağı serilmiştir. Kız evinin gönderdiği baklava tepsisi gerdek odasına konurdu. Yerdeki yatağın üzerinde 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğuna takla attırılırdı. Bunun manası erkek evlat arzusudur. Bundan sonra gelin odada iken, damat arkadaşları tarafından gelin odasına getirilirdi. Damat, arkadaşlarının sırtına yumruk vurmasıyla odaya girerdi

Damat gelinin duvağını açarken yüz görümlüğü olarak "mehr-i muhaccel" denilen bilezik, altın gibi takıları takardı. Gelinle damat iki rekat namaz kılar ve Allah'a dua ederler, baklava yerler ve muratlarına ererlerdi.

Ertesi gün kız evi oğlan evinden kız mıydı, değil miydi diye nişan beklerdi. Bir kadın bunu oğlan evinden alır, kız evine götürür ve karşılığında büyük bir hediye alırdı. Kız ile damat kızın anne ve babasının elini öpmeye giderlerdi. Bu ziyarette kızın babası damadına hediye verirdi.

Birinci Dünya Harbinden evvelki düğünlerde 3-5 davulla düğün yapılırmış. Yine o zamanlarda gelin içinde oturma yeri ve taşımak için dört tane kolu olan, içi süslü kumaşlarla kaplı "Tahtı revan" denen bir vasıtayla dört kişi tarafından taşınarak oğlan evine kadar tekbirlerle getirilirmiş. Meselâ Gördes'te benim çocukluğumda "Kıstırların Ayşe tahtı revan ile gelin geldi" diye anılırdı.

Bu tahtı revana Cibinlik de denirdi. Dört ayrı renkte, tül gibi "Canım" adı verilen bir kumaştan yapılırdı. Gelin atın üzerine oturur, üzerini kaplayan cibinlik, atı da sadece başı açık kalacak kadar geniş olurdu. Cibinliğin direklerini dört kişi tutarken, atı millî kıyafetler giymiş bir adam çekerdi.

Dinimiz bir kadınla evliliği tavsiye etmesine rağmen, bazı şartlarla izin verdiği ikinci evlilik durumunda, evlenilen hanım, kız ise bu düğün merasimleri aynen yapılır, dul ise yapılmaz, sadece nikâh işlemleri gerçekleşirdi.



EVLENME VE BOŞANMALAR

* Nikâhı kim kıyardı?

* Beşik kertmesi var mıydı?

* Tapa etmek nedir?

* Hülle ne zaman yapılır, neden gerek görülmüştür?

Gördes'te bazen dini nikâh düğünden 15-20 gün önce, bazen da resmi nikahtan sonra yapılırdı. Nişan ile düğün arasında belli bir süre yoktu. Bu süre tarafların düğüne hazırlık durumuna bağlıydı. Resmi nikâh belediyede kıyılırdı. Daha önceki yıllarda ise, dini ve resmi nikahı imamlar kıyar, kayıt tutar, bu kayıtlara "İzinname" adı verilirdi. Bazı bölgelerde bilinen "Beşik kertmesi" adı verilen çocuk yaşta evlilik bağı ya da bir çeşit taahhüdü bizde yoktur.

Gördes ile köyleri arasında, hatta Akhisar, Salihli ve Demirci ile kız alıp vermeler olurdu. Ancak yine de bu sayı hayli azdı. Gördes gençlerinden okumuş olanlar Gördes'ten evlenmezlerse tenkit edilirler, mahalli tabirle "Tapa edilir"di. "Gördes'in kızlarını beğenmedin mi?" denirdi.

Medenî kanundan evvel boşanma konusunda erkeklerin büyük yetki ve imtiyazı vardı. Bilindiği gibi iman ve nikâh konusunda şaka olmaz. Meselâ erkek şakadan eşine "boşadım "dese boşanmış olur, beraber olabilmek için tekrar nikâh gerekir. Ancak bu en çok iki kere olabilir. Nikâhın şakası olamayacağı, ciddî bir konu olduğu için üçüncü boşanmadan sonra tekrar kocasıyla nikâhlanamaz. Hülle yapılması gerekir. Yani bir başka erkekle nikâhlanıp boşanmadan ilk kocasıyla evlenemezdi. Medeni kanunla bu uygulama kalktı.



HAMİLELİK VE DOĞUM HAZIRLIKLARI

* Gördes'te hamileye ne denirdi?

* Hamile hanıma nasıl davranılırdı?

* Doğumları kim yaptırırdı?

Gelin hamile kaldığı andan itibaren evde ona özel bir yer verilir, hürmet edilir, yeme ve içmesine itina gösterilirdi. Sert hareketler yapmaması, ağır kaldırmaması istenir ve çalıştırılmazdı. Ona "Yüklü" denir, hamile kelimesi pek kullanılmazdı. Doğumlar için Gördes'te ne doğumevi, ne dispanser, ne de resmî ebe vardı. Bir tek hükümet tabibi bulunurdu. Dr. Nihat Bey adındaki bir pratisyen hekim her işe koşar, gerektiğinde ameliyat bile yapardı. Doğumlar yetişmiş gayri resmî ebelerin yardımıyla evlerde olurdu. Emine Ebe bunlardan biriydi. Tarlada, bağda, bahçede gerçekleşen doğumlarda o civardaki herhangi bir kadın doğuma yardım ederdi. Tarlalarda doğum yapan çok kadınımız vardı. Rum ebeler de doğumlara yardımcı olurlardı.



BEBEĞE AD VERME VE BEBEK BAKIMI

* Bebeğe adı ne zaman ve nasıl verilirdi?

* Bebek ne ile beslenirdi?

* Sübek bağlamak ne demekti?

Yeni doğan bebeklere klasik Türk ve Müslüman isimleri verilirdi. Atatürk'ten sonra Özcanlar, Timurlar ortaya çıktı. Önceleri çoğunlukla Ahmet, Mehmet, Ali, Osman gibi isimler verilirdi. Ailede dedenin ismi neyse erkek bebeğe de muhakkak onun ismi verilirdi. Kız çocuğuna ise Ninenin (babaanne) ismi verilirdi. Doğacak çocuğun erkek olması arzu edilir, kız çocuk dünyaya geldi ise biraz burukluk hissedilirdi. Bazen kız çocuğunun doğması annesine sitem edilmesine sebep olur, fakat bu da fazla uzatılmazdı.

Bir hafta içinde, özellikle doğduğu haftanın ilk Cuma günü ezanla sala arası, baba, dede ya da komşulardan birisi kıbleye dönerek bebeğin bir kulağına Ezan okunurken, diğer kulağına Adı üç defa söylenirdi. Böylece bebeğe ismi de konmuş olurdu. İslam inancına göre, çocuk doğunca kulağına ezan okunur. Ölümlerde ise, ezan okunmayıp Sala verilir. Bu sebeple, insan ömrü ezan ile sala arasındaki zaman kadar kısa kabul edilir.

O yıllarda çocuk mamaları yoktu. Bebeğin ana besin kaynağı Anne sütü ve Pelte idi. Pelte kahve kaşığı ile bebeğe verilirdi. Güzel beşikler vardı. Kasnakları yuvarlak ve içinde yatak bulunur, yatağın alt kısmında ise sabit oturak vardır. "Sübek" denilen çoban kavalına benzeyen, ancak baş tarafı pipo ağzı gibi geniş, içi delik yekpare bir alet bezle yumuşatılır, çocuğun uykuda yapacağı idrarın oturağa gitmesini temin ederdi. Kız çocukları için de kullanılırdı. Bir de "Çingene salıncağı" vardı. İki direk arasına kurulur, anne burada hem bebeğini sallar, hem de ninni söylerdi. Her anne, içinde "Paşa" ismi geçen ninnileri bilir ve okurdu.

SÜNNET MERASİMLERİ

* Gördes'te kirvelik var mıydı?

* Mazı tozu ne için kullanılırdı?

Sünnet işi, genellikle 8-10 yaşlarında yapılırdı. Eş dost çağırılır, yemek verilir ve mevlit okutulurdu. O devirlerde sünnetçi bulmak mümkün olmadığından, sünneti berberler yapardı. Berber kendi bildiği halk ilaçları ile pansuman yapardı. Bunun için en çok toz haline getirilmiş "Meşe mazısı" pansuman tozu antiseptik (mikrop öldürücü) olarak kullanılırdı. Başka bölgelerdeki "Kirve" adeti bizde yoktu. Sünnet törenlerinde atla gezdirme ve davul zurna da pek yoktu.



GÖRDES'TE HIDIRELLEZ ADETLERİ

Eski Gördes'te Hıdrellez (Hızır İlyas) hazırlıkları bir gün önce başlardı. Evlerde temizlik ve diğer işler bu günden tamamlanır, Hıdırellez günü ele süpürge alınmaz ve hiç bir iş yapılmazdı. 6 Mayıs sabahı sabah ezanından itibaren çay kenarına inilirdi. (Şimdilerde bu adet halen devam etmekte, ancak çaya 5 Mayıs akşam üstü inilmektedir.) Çay kenarında namazlar kılınır, dualar yapılırdı. Evi olmayanlar taşlarla ev yapar, arabası olmayan yaptığı evin önüne araba koyar, çocuğu olmayıp arzu eden, evin içine ottan bebek yapar ve koyardı. Arkasından Allah'a dileğinin olması için dualar edilirdi.

Sonra evine döner ve Hıdırellez sehrası (piknik) için yemek, börek ve helvalar hazırlanırdı. Öğleye doğru Tahta köprüden Umman deresi tarafındaki yeşillik alanına gidilir, ceviz ve badem ağaçlarının diplerinde yemekler yenirdi. Gençler gezer dolaşır, şarkılar söylenirdi.

Birkaç aylık yeni gelinler sehra yerine gelinliklerini giyerek gelirler ve böyle dolaşırlardı. Nişanlılar için ise, iki dünür evi birlikte sehra yaparlardı. Özellikle kalaylı bakır leğenler içinde pişirilmiş oğlak dolmaları, akşam üstü fırından alınarak getirilir ve birlikte neşe içinde yenirdi.

Diğer aileler ise fırında pişen et güveçlerini aynı saatlerde getirip ailece yerlerdi. Uzun zaman evine et getiremeyen aile büyükleri bu gün vesilesiyle ailesine güzel bir güveç ziyafeti çekerdi. Evin babasına aile fertleri "Hıdırellez geliyor bak, güveç yiyeceğiz" diyerek önceden taleplerini hatırlatılırdı. Bu gün sofrada börek ya da katmer, mantı ve nişasta helvası mutlaka olurdu. Akşam saatlerinde evlere dönülürdü
GÖRDES İLÇE TARIM
GÖRDES ve TARIM

Gördes'te ziraatla uğraşan insanların yıl içindeki meşguliyetleri aylara göre şöyle idi: Mart: Ziraat mevsiminin başlangıcı olup, mart ve nisanda yazlıkların "mısır, nohut, tütün, bostan, burçak, mercimek" ekimleri yapılır.Mayıs: Arpa orakları ve tütün, mısır (Gördes deyişiyle darı) çapaları yapılır.
Haziran: Hasat ayıdır. Temmuz: Kısmen hasat, kısmen harman ayıdır. Ağustos: Harman ayıdır. Müsait topraklarda kurulama (çift sürme, anız toplama) yapılır. Eylül: Mahsuller ambarlanır.
Ekim: "Arpa, buğday, bakla, nohut, çavdar" gibi kışlıkların ekimi yapılır. Diğer aylarda, tarlaların düzeltilmesi, mahsûlün pazarlanması, kadınlar için de halı dokumacılığı vardır.



HAŞHAŞ

Haşhaş, gelincik ya da yaban lalesi denen çiçeğin tohumundan yaklaşık yüz misli daha büyük kobaklan olan bir kültür bitkisidir. Toprak konusunda pek nazlı olmayan haşhaş, Gördes'te eskiden beri ekilirdi. Ekim güz aylarında yapılır. Toprak üç kere sürüldükten sonra susamdan bile küçük olan tohumlar kumla karıştırılır. Toprağa serpildikten sonra tarladan Sürgü geçirilir. Çimlendikten 20–25 gün sonra birinci çapa ve seyreltme yapılır. Sonra iki çapa daha gerekir ve kendi haline bırakılır. Kobaklar’ın teşekkülü olgunlaşma evresidir. Kobaklar 7-8 santim çapında, yuvarlaktır. Bir kökte 5–6 tane olur.Kobak yeşilken etrafı özel bir bıçak ile çizilir. Bitki çizilen yerlerden beyaz bir süt kusar. Ertesi gün tekrar gelindiğinde kahverengi renge dönmüş ve kurumuş haldeki sakızlar kazınarak toplanır, işte uyuşturucu yapımında veya ilaç yapımında kullanılan Afyon Sakızı budur. Normal bir tarladan birkaç kilo Afyon sakızı elde edilir. Yarım ya da birer kiloluk topaklar haline getirilir. Bitkinin yapraklarıyla sarılır. Bunlar Pazartesi günleri dışarıdan gelen tüccarlarca satın alınırdı. Çok kıymetli olup, iyi para ederdi. O dönemde üretimi tamamen serbest olduğundan hemen herkesin tarlasında da üretildiği halde hiçbir Gördesli bunu uyuşturucu olarak kullanmamıştır. Ancak çok ağlayan, eziyet eden bebeklere bu afyondan çok azı toz şekline getirilip suyun içine konarak içirildiği olurdu. Bu maksatla evlerde yarım yumurta ya da ceviz kadar afyon sakızı bulundurulurdu. Sakızı alınan kobaklar sararmaya başlar ve kobak kırma işine geçilir. Kobaklar önce dövülür, sonra kalburdan geçirilerek tohumları ayrılır. Gördesliler özellikle köylerde bu tohumlardan haşhaşın yağını da çıkartıp kullanırlardı. Kokusu pek hoş olmasa da bir ihtiyacı karşılardı. 1949'da haşhaş ekilen arazi 162 hektardı. (1998'den itibaren yeniden ekim izni verildi)

GÖRDES KİRAZI


Son yıllarda yaygın olarak üretimi yapılan kiraz çok yıllık bir meyve olması nedeniyle çiftçilerimiz tarafından oldukça rağbet görmekte ve gerek SYDV, gerekse Ziraat odası ve ilçe Tarım müdürlüğü tarafından teşvik edilmektedir. Kiraz üretiminin Börez Köyü ve çevre köyler için ekonomik açıdan önemi çok büyük. Börez ve çevresindeki Beğel, Efendili, Malaz ve Kabakoz köylerinde yıllık ortalama 1500 ton kiraz üretimi yapılıyor. En çok yetiştirilen kiraz cinsleri Napolyon ve Salihli cinsi kirazlar. Üretim karşılığında 2 milyon YTL civarında girdi sağlanıyor. Üretimin yarıya yakınını Börez Köyü yapıyor. Üretim sonrasında firmalar köyde alım merkezi oluşturup, ürünü yerinde, üreticiden teslim alıyor.

PATATESİN ÖYKÜSÜ
Sofralarımızın kurtarıcısı, çocukların sevgilisi patates artık ilçemizde de yaygın olarak üretilmeye başlandı. Toprağa ekilecek olan tohumlar öncelikle haşere, böcek ve hastalıklara karşı ilaçlanır, ilaçlanan patates ekim makinesi ile ekilir. Henüz toprak yüzeyine çıkmadan bir kez yağmurlama usulü ile sulanır. Tohumların yüzeye daha rahat çıkabilmesi için ekildikleri alanların tümsekliği giderilir. Bu aşamadan sonra tohumlar 15-20 gün içerisinde fide halini alır. Havaların kurak ya da sulak oluşuna göre bir kere daha yağmurlama usulü ile sulanabilir. Tohumlar patlayınca her bir kökün dibi toprak ile doldurulur. Arazi düzse salma su ile her bir sıraya bir kurna gelecek şekilde sürekli olarak sulanması sağlanır. Amaç patates dibinin hiç kurumamasıdır. Arazi engebeli ise yağmurlama usulüne başvurulur. Sulama işi havanın durumuna göre patateslerin topraktan çıkarılmasına bir hafta ila on beş gün kalana kadar devam eder. Bu arada patatesler çiçek açar, çiçeklerini döker ve yeşil yapraklar sararıp kurumaya başlar. Ki bu patateslerin hasat zamanının habercisidir.Hasat zamanı gelen patatesler tüccar tarafından kilo hesabı ya da dönüm hesabı alınır.Patates hem üreticiler için hem de alın teri ile ekmek parasını kazananlar için yeni bir geçim kaynağı haline geldi.
GÖRDES İLÇE YEMEKLERİ
GÖRDES İLÇE MUTFAĞI
GÖRDES İLÇE DAMAK TADI
İLÇEMİZİN DAMAKTADI

YEMEKLER

1. Kağıt kebabı: Ortayağlı et, kuşbaşı doğranır, içine tuz ve karabiber eklenerek iki katlı yağlı kâğıtların içine konupdürülerek fırına verilir. Pişince sıcak sıcak yenir.
2. Gürlen Kebabı (KupKebabı): Bir buçuk iki kilogram su alacak hacimdeki ağzı geniş olan bu küpe kuşbaşı et konur, sarımsaktaneleri, soğan, karabiber, tuz, kimyon ilave edilir. Ağzı yağlı kâğıt ile kapatılarakfırına verilip pişirilir. Bu yemek sık sık yapılırdı. 3. Kapama: Küçükgüveçlere kus başı et, kimyon, karabiber, soğan ve sarımsakla birlikte konur veüstüne tencere kapatılır. Tencerenin üzerine de ağırlık için tas konur. Kafi miktardasu ilavesiyle ağır ateşte pişirilerek servis yapılır, istenirse suyuna pirinç veya bulgursalınır.
4. Et Güveci: Her fırıntarafından yapılırdı. Yağlı tarafından et alınıp fırına götürülür. Fırınlardagüveç bulunur. Fırıncı bunu hazırlar, suyunu koyar. Başka bir şey eklenmez.Güvecin üst kısmındaki etler hafif yanar. Fırınlar o zamanlarda bir çeşityarı lokantaydı.Birer porsiyonluk küçük güveçlerde pişirilir, özellikle Gördes pazarı günü satılırdı. Fırınagelen müşteri bu güveci yerdi. Kokusu çok nefis, tadı da çok lezzetlidir.
5. Pilav Güveci:Yarım kilo kuyruk yağı ve pirinç fırıncıya teslim edilir, istenirse etli deolabilir. Fırıncı hazır güveçte bunu pişirir. Çok yağlı olur. Koyun yoğurdu ileberaber kasıkla yenir.
6. Cevizli Makarna:Ev makarnasıyla yapılır. Günlük yapılan makarna önce haşlanır ve süzülür. Bolmiktarda ceviz makine da çekilir ya da havanda dövülerek hazırlanıp, peynir ile Olduğu gibimakarnanın üstüne konur. Üzerine de bol tereyağı kızartılarak dökülür ve servisyapılır.
7. Yoğurtlu Mantı:Makarna hamuru 2 santim ebadın da kesilir, haşlanır, süzülür ve üzerine bolsarımsaklı yoğurt dökülür. Sonra da üzerine kızdırılmış tereyağı ilave edilir.
8. Kulak Mantı:Makarna hamuru üçgen şeklinde kesilir, pişirilir. Sıcak suda kaynatılan kavurmaüzerine dökülür ve yenir.
9. DürmeMantı: Makarna hamuru kenarı 4-5 santim olan kareler halinde kesilir. Dahaönceden ıslatılan nohut hamur kıvamına getirilir. Peynir, karabiber, maydanozilave edilerek hamurların ortasına konulup, dört köşesinden birleştirilir.Kaynatılıp pişirilerek tepsiye sıralanır. Üzerine kızdırılmış tereyağı dökülür.Rendelenmiş peynir de eklenerek yenir.
10. Kul Kebabı: Asık alanda, tarla evlerindeoğlak eti kullanılarak yapılan bir yemektir. Yer eşilir (kazılır) ve meydan ocağı yakılır. Korhaline gelen ateş, kenarlara sekilir. Daha önceden kesilip temizlenen et oğlakderisine kapatılıp bağlanır ve çukura yerleştirilir. Etrafına biraz toprakatılarak üzerine kor halindeki közler döşenir. Piştikten sonra servis yapılır. Bu yemekgenelde misafir gelince yapılır.
11. Eşkıya Kebabı: önce ateş yakılır. Korhaline gelen ateşin üzerinde kesilip temizlenmiş olan oğlak sırığa geçirilerekseğrilir. Kızarınca yenir.
12. Fırın Kebabı: Oğlak bütün haldetemizlenip hazırlanarak büyük bir tepsi isinde fırına sürülür.
13. Sura (Gördes Tandırı): Kurbanlardayapılır. Kaburga kısmı olduğu gibi alınır, isli pirinç doldurularak ip iledikilir. Tepsi isinde fırına verilir. Sabahtan aksama fırında kalır.
14. Keşkek: Milli bir yemektir. Daha sokdüğünlerde yapılır. Dövülmemiş buğday temizlenerek kazanlara konur.Kemiklerinden ayrılarak hazırlanan koyun eti de ilave edilerek kaynatılır.Büyük ağaç küreklerle karşılıklı olarak iki kişi tarafından dövülerek et vebuğday hal edilir. Üzerine tereyağı dökülerek yenir. Hayır, olarak da keşkekhazırlanırdı. Hayır, isi genellikle Divan Camii ile çatal oluk Camiindeyapılırdı. Halktan buğday ve koyunlar toplanır, bir gün önceden de tellal ileherkese duyururdu. Kepçelerle halka dağıtılır ve topluca dua edilirdi. 15. Kulaç: Ramazan ayının arife günündeyapılı. Mayalı hamur arsalar halinde yağlanır, içine susam, sor ek otu,karanfil dövülmüş halde iyi sakız hamur ile karıştırılır. Tepsiye konur vefırına verilir.
16. Siyere: Nohut mayalı hamurla yapılan birçeşit çörektir (Tatlı hamur).
17. Bükme: Yufka halinde açılan hamurun içine ıspanak, peynir,kırmızıbiber, karabiber ve zeytinyağı konur, Bir yarısı diğerinin üzerinegelecek şekilde kapatılıp, saç üzerinde pişirilir. Üzeri yağlanarak yenir.
18. Yufka kabartması: Daha çok sahurda hazırkuru yufkalar parçalanıp üzerine et suyu dökülerek, yufkaların kabarmasıylayapılan bir yemektir.
19. Tarhana ve Çorbası: Gördes yemekkültüründe tarhana önemli bir yer tutar. 1930-1935 yıllarında çay bilinmezdi.Tarhana çorbası yenmeden hiçbir ise başlanmazdı. Ocak sabah yakılır ve tarhanatenceresi ocağa konur, soğuk suya bir miktar tarhana atılarak karıştırılırdı.Sonra sofraya konur, bayat ekmekler de içine doğranırdı. Böylece ekmek israfıda önlenirdi. Çorbanın üzerine iç yağ ya da doğranmış soğan yağda kavrulduktansonra dökülürdü. Bazen tere yağ da kullanılırdı. Ev halkı yer sofrasında zevkleayni kaptan çala kaşık yerdi. Arada sırada tabaklara pekmez konur, ekmek ileyenirdi. Tahin varsa pekmez ile karıştırılırdı.
20. Eren Yemekleri: Düğün ve ölüm şeklindeiki türlü eren yemeği vardır. Düğün ve ölümleri takip eden 40 gün içinde verilen yemeklerdir.Ölenin evine yakın dost ve akrabaları haber verir. Yemekler hazırlanıpgötürülür ve hep birlikte yenir. Ölen kişinin yakınları hiçbir yemek yapmaz.Bueren, diğer akraba ve dostlar tarafından tekrar edilir. Buna Ölü Ereni denir.Düğün Ereni ise, kız ve oğlan tarafları arasında karşılıklı olarak yapılır.Hazırlanan yemekler hep birlikte yenir, sohbetler edilir, kahveler içilir vedaima Pekmez Şerbeti ikram edilirdi.



TATLILAR

1. Tahanlı (tahin)pide: Mayalı hamurun içine seker ve kara tahin konur. Yoğrulup yuvarlakşekilde açılır ve fırında pişirilir. Ramazan ayında yapılır. Bu şekliyleGördes'e has bir tatlıdır.
2. Saraylı: Yufkagayet ince bir şekilde açılır, üzerine dövülmüş ceviz serpilip oklava yardımıylarulo haline getirilir. Sonra oklava çıkarılır. 4 -5 santim uzunluğunda kesilenparçalar geniş kenarlı bir tepsiye dik gelecek şekilde sıkça dizilir.Kızdırılan susam yağı, üzerine dökülür. Fırında pişirildikten sonra şurubu dökülür.
3. Pekmezli Pelte:Nişasta ve pekmezin az ateşte pişirilmesiyle yapılan bir tatlıdır.
4. Nişasta (Şaşta)Helvası: Pekmez ve nişastaya az su ilave edilir ve kısık ateşte karıştırılaraktane tane olana kadar pişirilir.
5. Gelin Kız Helvası:Gördes'e özgüdür. Tulumba tatlısı hamurundan yapılır. ince ve değişikşekillerde kızgın yağa dökülür ve
şurubun içine konur.
6. Köpük Helva:Gördes'e özgüdür. Çöven otuyla yapılan, beyaz renkli yumuşak bir helvatürüdür.Şeker suyla eritilip kaynatılarak ağda haline getirilir. Üzerine çövensuyu katılarak karıştırılır. Bu helvaya beyazlık ve hafif sertlik verir.
7. Susamlı helva:Ramazanlarda yapılıp satılan beyaz renkli sert çıtır çıtır ve üzeri beyaz susamlıbir helva çeşididir. Şeker ağdası ve çöven suyu karışımıyla yapılır.
8. Tahin Helva:Şeker suda eritilip ağda haline gelince, üzerine az miktar çöven suyu katılır.Sonra tahin eklenip karıştırılırsa tahin helva elde edilir.
9. Ölü Helvası: Gördes'e has bir helvadır. Vefatın 7.gününde yapılır. Malzemesi; un, sıvı yağ, hakiki sakız ve karanfildir. Sakızile karanfil havanda dövülür. Bir tepside un sıvı yağ ile kavrulup, üzerine çokkoyu şurup ya da yeteri kadar şeker konur. Sakız ve karanfil ezmesi eklenipkarıştırılarak büyükçe bir tepsiye yayılır, el ve oklava ile bastırılır.Soğumadan kesilerek üzerine pudra sekeri ekilir.
10. Höşmerim: Bir çeşit peynir tatlısıdır. 1-1,5 kilo kadar günlük tuzsuz koyun peyniri ezilerek hamur haline getirilir.Bir miktar tereyağı ilavesiyle hafif ateşte karıştırılıp, üzerine biraz un ilepeynirin miktarına göre şeker ilave edilir. 1-1,5 saat karıştırılır. Sıcak veyasoğuk yenebilir.
11. Kar Helvası: Eskiden kar çok yağardı, ilk kar yenmez, zehirlidenirdi. Sonraki karlarda bir tencereyekar alınır, üzerine pekmez dökülür, dondurma niyetine kahve kasığı ile yenirdi.
12. Ağız: Duru yoğurt kıvamında sarıya çalanrenkte hayvanın doğurduktan sonraki ilk sütüdür.Tatlımsıdır, ancak üzerinebiraz seker eklenerek kaynatılmadan kaşıkla yenir.

HOŞAFLAR

Hoşaf, Gördessofralarının vazgeçilmez tatlısıdır. Hoşafların üç temel malzemesi vardır; çekirdeklikuru üzüm, ayva, zerdali. Bol sulu olarak pişirilir, tatlandırmak için iseiçine pekmez ilave edilirdi. Aksam bütün sofralarda mutlaka hoşaf bulunur,bilhassa Ramazanda iftar ve sahur yemeklerinde hoşaf yerini alırdı. Zerdali, elma, erik, armutkurularının ki bunlar Kak diye adlandırılır böceklenmemesi için Yaban nanesi vediğer otların kaynatıldığı kazanlara sepet içindeki kaklar daldırılıpçıkarılır, serilir ve kurutulurdu. Amerikan bezi torbalara konarak asılır vegüvelenmesine engel olunurdu